Yeni Koronavirüs'ün Sözleşmeler Kapsamında Değerlendirilmesi

DUYURU: 30.03.2020/51

Yeni Koronavirüs'ün Sözleşmeler Kapsamında Değerlendirilmesi

Tüm dünyayı etkisi alan Koronavirus (Covid- 19 ) salgını Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından pandemi (“Salgın”) olarak ilan edilmiştir. 11 Mart 2020 tarihinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından, Türkiye’de koronavirusü vakası olduğuna ilişkin açıklama yapıldı ve salgının yayılmaması için tedbirler alınmaya başlandı. Ayrıca, T.C. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün bütün illere dağıtılmak üzere hazırladığı 16.03.2020 tarihli “Coronavirüs Tedbirleri” konulu genelgenin (“Genelge”) kamu zorunlu kararı niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.

Salgın, kaynak ülkesi olan Çin’in çok daha ötesine geçerek global bir kriz halini aldı. Bazı ülkelerde sokağa çıkma yasağı uygulanırken bazılarında sınır kapıları kapandığı için ihracat yapılması engellenmektedir. Salgınla ilgili yerel ve uluslararası platformların aldığı kararlar da olayın ciddiyetini vurgulamaya başladı. Salgının iş dünyasına yönelik mevcut ve olası hukuki etkilerini ve özellikle böyle bir durumda Salgın öncesi imzalanmış sözleşmelerin akıbetinin ne olacağı konusu hukuki değerlendirmeye muhtaç hale gelmektedir. Bu değerlendirmelerin temelinde öncelikle bu Salgının mücbir sebep olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususu yatmaktadır.

1. SALGIN MÜCBİR SEBEP MİDİR?

Salgının mücbir sebep olup olmadığını değerlendirmeden önce mücbir sebebin tanımını yapmamız gerekir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) kapsamında mücbir sebep kavramına yer vermesine rağmen açık bir tanımı yapılamamıştır. Bu kapsamda Yargıtay kararları incelendiğinde mücbir sebep, tarafların kontrolünde olmayan, sonradan ortaya çıkan ve beklenmesi mümkün olmayan, ifanın imkansızlığına sebebiyet veren olaydır. Mücbir sebebe örnek verecek olursak; yangın, deprem, sel, salgın hastalık gibi doğal afetlerdir.  Aynı şekilde sıkıyönetim, savaş ve olağanüstü hal (Ohal), ithalat- ihracat yasaklamaları gibi durumlarında mücbir sebepten sayılabilecektir.

Bu noktada Salgın, mücbir sebep olarak değerlendirilmektedir.  Ancak salgının varlığı, mücbir sebep olmak için tek başına yeterli değildir. Bu durumların mücbir sebep sayılabilmesi için borcun yerine getirilmemesi ile Salgın arasında bir illiyet bağı ve neden -sonuç ilişkisinin olması gerekmektedir. Eğer böyle bir nedensellik ilişkisi yoksa ve sadece virüs tehdidi ya da başka sektörlerdeki uygulamalar öne sürülerek borcunu ifa etmekten kaçınılırsa ve mücbir sebebin ortadan kalkmasına kadar edimin ertelenmesi talep edilirse bu hakkın kötüye kullanılması olarak da değerlendirilebilir. Ancak Salgın nedeniyle ifasını gerçekleştirmesi imkansız olan taraf, artık ifasını yerine getirme borcundan sorumlu olmayacaktır.

Ek olarak, mücbir sebep durumunda sözleşmesel yükümlülükler askıda kalmaktadır. Bu kapsamda, taraflar arasında uyuşmazlık vuku bulması halinde mücbir sebep hükmüne dayanan taraf, virüsün tahmin edilemez bir unsur olarak ortaya çıktığını, yaşanan ifa zorluğunu, uğradığı zararları somut deliller ile destekleyerek sözleşmenin feshini talep edebilecektir. 

2. SÖZLEŞMEDE SALGINA İLİŞKİN MÜCBİR SEBEP MADDESİ OLMASI GEREKİR Mİ?

Mücbir sebep ortaya çıktığı zaman ilk olarak bakmamız gereken taraflar arasındaki yükümlülükleri belirleyen sözleşmelerdir. Sözleşmede mücbir sebep maddesi bulunup bulunmadığı, bulunsa bile Salgının mücbir sebep halleri arasında sayılıp sayılmadığına dikkat edilmedir.  Ancak bu durum sadece sürecinin yönetilmesine ilişkin olacaktır ve esasında daha açıklayıcı bir ifade olarak kalacaktır.

Bu bakımdan, sözleşmede mücbir sebep maddesi olmasa dahi mücbir sebep olduğu takdirde her zaman hukuki sonuçları uygulama alanı bulanabilmektedir. Yargıtay kararları ve TBK hükümleri gereğince sözleşmede mücbir sebep maddesi düzenlenmemişse bile borçlarını ifa edemeyen taraf açısından mücbir sebep hukuki sonuçlarını uygulama alanı bulacaktır.

3. KORONAVİRÜS SATIM, KİRA VE ESER GİBİ SÖZLEŞMELERİN YERİNE GETİRİLMESİNE ETKİSİ

Salgın, Salgından önce imzalanmış sözleşme kapsamında yükümlülüklerin yerine getirilmesini engellemeyecek ise o zaman ortada bir mücbir sebebin olduğu da söylenemeyecektir Zira yukarıda da değindiğimiz üzere salgın, tek başına mücbir sebep olmak için yeterli değildir. Her somut olay açısından Salgın nedeniyle sözleşmenin ifa edilemeyecek hale gelip gelmediği değerlendirilmelidir. Sözleşmenin ifa edilebilecek bir halde olup olmamasına bağlı olarak TBK’da düzenlenen “ifa imkansızlığı” ve “aşırı ifa güçlüğü” dediğimiz kavramlar uygulama alanı bulacaktır.

TBK’nın 136. Maddesinde düzenlendiği üzere, ifa imkansızlığı halinde: “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.” kuralı getirilmiştir. Yani, mücbir sebep dolayısı ile sözleşmenin yerine getirilmesi imkansız bir hal alırsa borçlunun borcu sona erecektir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, ifadaki “imkansızlıktır”. Kanun, borçlunun borcundan kurtulabilmesi için borçlunun çok zor şartlar altında kalmasını değil direkt olarak ifanın imkansızlığını aramaktadır.

İfa imkansızlığını örneklemek gerekirse, Çin menşeli bir ürünün satımı sözleşmesi her ne kadar geçerli ve taraflarını bağlayan bir sözleşmeyse de yaşanan Salgın sonrasında gümrüklerden Çin menşeli ürün girişinin yasaklanması bu sözleşmenin ifasını imkansız hale getiren bir olaydır. Bu sebeple satıcı sözleşmeyi ifa zorunluluğundan kurtulur.

Başka bir örnek vermek gerekirse, Salgın sebebiyle bakanlıklarca, dezenfektan ve kolonyaların ülke dışına satılmasını kısıtlayan düzenlemeler yapılması sonucu 2 koli yerine 1 koli maddeyi ülke dışındaki alıcıya gönderebilen satıcının sorumluluğuna gidilmesi mümkün olmayacaktır.

Aşırı ifa güçlüğü dediğimiz kavram ise TBK’nın 138. Maddesinde: “..Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” şeklinde tanımlanmıştır.

Bu halde, Salgın sebebiyle sözleşmenin yerine getirilmesinde aşırı zorluk yaşayan tarafın, sırasıyla;

  1. Uyarlama istemek,
  2. Sözleşmeden dönmek / Sözleşmeyi feshetmek

hakları kanunla düzenlenmiştir.

Sözleşme konusunun yerine getirilmesinde aşırı ifa güçlüğü yaşanması, sözleşmenin hala yerine getirilebileceği fakat borçlunun borcunu yerine getirmesi halinde çok büyük zorluk yaşayacağı anlamına gelir. Yani, burada bir imkansızlık söz konusu değildir ama borçlu, katlanması beklenemeyecek derecede büyük külfet altında kalmaktadır.

Aşırı ifa güçlüğü kavramını örneklendirmek gerekirse; salgın sonucunda insanların evlerinden çıkmaması nedeniyle satışlarında büyük kayıp yaşayan esnafın dükkan kirasını ödemekte düştüğü güçlük, aşırı ifa güçlüğüdür. Bu konuya başka bir örnek ise, medikal maske satıcısı olan kişinin belli fiyattan sözleşme kurduktan sonra salgın çıkması sebebiyle maske talebinin artarak fiyatlarının yükselmesi sonucu maskeleri tedarik edememesi veya fahiş fiyatlarla tedarik edebilmesi aşırı ifa güçlüğü anlamına gelecektir. 

Belirtilen her iki örnekteki ifa sorumlusu kişinin mahkemeye başvurarak uyarlama davası açması mümkündür. Uyarlama davası ile borçlu kişi, sözleşmede kararlaştırılan fiyatların tarafların kontrolünde olmayarak yeni koşullarda dengesizlik oluşturduğunu, bu sebeple sözleşmedeki fiyatların makul bir seviyeye çekilmesini talep edebilecektir. Uyarlamanın mümkün olmadığı halde tarafların sözleşmeden dönmesi mümkündür.

Yani, aşırı ifa güçlüğü ile mücbir sebebi ayrımını yapabilmek için şu husus göz önünde bulundurulmalıdır: mevcut sözleşmenin ifası imkansızsa mücbir sebep, ifanın gerçekleşmesi aşırı ölçüde zorlaşması durumunda ise aşırı ifa güçlüğü vardır. Aşırı ifa güçlüğü olduğu takdirde sözleşmenin ifasında zorlanan taraf, mahkemeye başvurarak sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını; uyarlama mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkını kullanabilecektir.

Özetle, TBK’nın 138. maddesi hükmünün (aşırı ifa güçlüğü) uygulanabilmesi ve sözleşmenin değişen koşullara uyarlanmasının şartları şu şekilde sıralanabilir;

  • Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır.
  • Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır.
  • Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır.
  • Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır.Hukuken, borçlanılan şey telef olduğunda yerine yenisi koyulabilecek maddelerdense, bunların ifasında imkansızlığın mümkün olmadığı kabul edilir. Bu maddenin en büyük örneği de paradır. Para her zaman yerine yenisi koyulabilir türden bir madde olduğu için para borcunda imkansızlık kural olarak kabul edilmemektedir. Diğer taraftan, zanaat eseri gibi tek parça ve eşsiz bir madde sözleşmeye konu olur da telef olursa artık bir ikincisi bulunmayan maddenin ifası imkansız hale geldiğinden borç ortadan kalkacaktır.

Sonuç olarak, her somut olayda mücbir sebebin ortaya çıkıp çıkmadığının ve tarafların ifa kabiliyetlerini etkileyip etkilemediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Taraflar arasında yürürlükte olan sözleşmede, mücbir sebep maddesi olduğu ve Salgının da mücbir sebep sayıldığı takdirde süreç daha kolay ilerleyecek ve bu durumda ifası imkansız hale gelen taraf için sözleşmesinin feshi mümkün olabilecektir.

Ancak sözleşmede, mücbir sebep maddesi düzenlenmediği takdirde sözleşme ifasının imkansız olup olmadığı değerlendirilecektir. Böylelikle sözleşmenin ifası imkansızsa mücbir sebep, ancak sözleşmenin ifası imkansız hale gelmemiş fakat aşırı derecede güçleşmişse o zaman aşırı ifa güçlüğü ilişkimler hükümler uygulama alanı bulacaktır. 

4. İDARENİN ALDIĞI KARARLAR SÖZLEŞMELERİ NE ŞEKİLDE ETKİLER?

İçinde bulunduğumuz şu günlerde Devlet idaresi tarafından alınan kararlar tüm vatandaşların hayatını etkilemektedir. Yukarıda açıklananlar ışığında, idarenin Salgın sebebiyle aldığı zorunlu ve tavsiye niteliğindeki kararlar ifa imkansızlığı veya aşırı ifa güçlüğü sonuçlarını doğurabilmektedir. 

İdarenin tüm kamuya zorunlu olarak uygulanması için aldığı kararlar kişilere herhangi bir inisiyatif bırakmadığı için kesindir ve sözleşmenin ifasının imkansızlığı sonucunu doğurabilir. Bunun yanında idarenin tavsiye niteliğindeki kararlarını sözleşme tarafı olan kişi, kurmuş olduğu sözleşmenin ifasını tehlikeye atmayacak şekilde uygulamalıdır. Zira, tavsiye niteliğindeki kararlarda inisiyatif alınırken sözleşmenin ve sözleşmeden kaynaklanan borcun hala ayakta olduğu unutulmamalıdır.

Diğer taraftan, salgın gibi olağanüstü bir sebep dolayısıyla ihtiyaç duyulan ürün ve hizmetlerin, talep eden kimselerin zor durumda kalmalarından yararlanılarak, orantısız, fahiş ve ahlaka aykırılık sayılacak bedellere satıldığı, sunulduğu ihtimallerde ise aşırı yararlanma(gabin) kavramını ele almak mümkün olacaktır. Bu ihtimalde ayrıca, kanunlardaki cezai hükümlerin, haksız rekabete, tüketicinin korunmasına ilişkin hüküm ve idari kararların uygulanması da olasıdır.

Sonuç olarak, hukuk sistemlerinin, hemen her olağanüstü durumda olduğu gibi bugün ve yarın da önüne gelen uyuşmazlıkları en adil ve hakkaniyetli şekilde çözmesi gerekeceğini; olağanüstü durumlarda yaşanan uyuşmazlıkların yalnızca olağan zamanlar öngörülerek hazırlanmış sözleşme maddeleri ve kanun hükümleri ile değil, olağanüstü durumlara özgü veya olağanüstü durumlarda da uygulanabilecek kanun hükümleri ile çözülebileceğini ifade etmek gerekir.

Özellikle, olağanüstü dönemleri kapsayan istisnai düzenlemeler, idari ve yargısal kararlar da bu noktada önemli rol oynamaktadır.

5. KORONAVİRÜS BANKAYLA OLAN SÖZLEŞMELERE ETKİLERİ

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (“BDDK”), 17 Mart 2020 tarihinde 8948 sayılı kararını yayınlamıştır. Ekonomik hayatta yaşanacak gerileme ve daralmaları öngörerek bunların en hafif şekilde atlatılması adına BDDK aşağıda sayılan tedbirlerle kredi ödemelerindeki gecikmelere esneklik tanımıştır:

  1. Kredilerin donuk alacak olarak sınıflandırılması için öngörülen 90 günlük temerrüt süresi 180 güne çıkarılmıştır.
  2. 90 günlük gecikme süresinin 180 güne çıkarılmasına benzer şekilde, bir yıllık izleme süresi içerisinde anapara ve/veya faiz ödemesi otuz günden fazla geciken ya da bu süre içinde bir kez daha yeniden yapılandırmaya tabi tutulan kredilerin Üçüncü Grupta sınıflandırılma şartı kaldırılmıştır.

Uygulamalar, 31 Aralık 2020’ye kadar geçerli olacaktır.

Ek olarak, 01.04.2020 tarihinde yürürlüğe girecek, 29.03.2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “2020/11 Sayılı Bankalarca Ticari Müşterilerden Alınabilecek Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında 2020/4 Sayılı Tebliğ’de Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ” ile yapılan değişiklik kapsamında,

  1. Ticari kart ile yapılan işlemlerde nakit avans tutarının, ticari müşterinin ticari kredi kartına tahsis edilen limitin yüzde onunu aşamayacağı yönündeki hüküm kaldırılarak anılan kartla yapılan işlemlerdeki nakit avans tutarının serbestçe belirlenmesinin önü açılmıştır.
  2. Kredi tahsis ve kredi kullandırımına ilişkin düzenlemede yapılan değişiklik ile, kredi tahsis ücretlerinin dış ticaret kapsamında yer alan tüm gayri nakdi krediler ve ticari kredi kartları da dahil olmak üzere kredi riski oluşturabilecek tüm kredi limitlerine karşılık alındığı açıklığa kavuşturulurken; Bir yıldan kısa süreli limit tahsislerinde kredi tahsis azami ücret sınırının limit tahsis süresinin ay sayısı dikkate alınarak ve oransal düşülerek uygulanmasına karşın Bir yıldan uzun süreli limit tahsislerinde kredi tahsis ücreti yıllık olarak alınacağı hükme bağlanmıştır.
  3. Para ve kıymetli maden transferlerine ilişkin uygulanacak ücretlerin belirlendiği 15. maddeye eklenen fıkra ile, aynı gün içerisinde aynı hesaba, isme veya karta aynı hesaptan, isimden veya karttan ayrı ayrı yapılan para transferi işlemlerinde, alınacak EFT/Havale ücretinin hangi sınır dilimine tekabül edeceği, transfer edilen toplam tutar üzerinden belirlenebilmesi sağlanmıştır.

6. KORONAVİRÜS İŞ SÖZLEŞMELERİNİN YERİNE GETİRİLMESİNİ NE ŞEKİLDE ETKİLER?

İş Kanunu’nun İşçinin Haklı Nedenle Derhal Fesih Hakkını Düzenleyen 24. maddesi şu şekildedir:

“Süresi belirli olsun veya olmasın işçi, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: 

  1. Sağlık sebepleri:

a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa. 

b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa.” 

Sayılı maddeler bakımından işyerinde bulunan bir çalışana koronavirüsü bulaşması durumunda çalışanların iş sözleşmelerini haklı nedenle feshetme hakkı doğacaktır. Bu nedenle işverenlerin işçilerin sağlıkları dolayısıyla azami dikkat göstermeleri gerekmektedir.

4857 sayılı İş Kanunu kapsamında çalışanın işverene iş görme ve işverenin de çalışana ücret ödeme borcu bulunmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu zorlayıcı nedenlerle çalışanın iş görme borcunu yerine getiremediği hallerde işverenin ücret ödeme yükümlülüğünü de düzenlemiştir. 

4857 sayılı İş Kanunu’nun Yarım ücret başlıklı Madde 40’sinde “24 ve 25 inci maddelerin (III) numaralı bentlerinde gösterilen zorlayıcı sebepler dolayısıyla çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödenir. 

İş Kanunu’nun zorlayıcı nedenleri düzenleyen 24. ve 25. hükümlerine göre, zorlayıcı sebep nedenleriyle üretimin durması durumunda, işverenin ücret ödeme borcu 1 hafta süreyle yarı ücret tutarında ödenmek koşulu ile devam etmekte olup işbu zorlayıcı sebep yüzünden üretim durması 1 hafta süreden uzun sürer ise iş akdinin askıya alınmış sayılacağı düzenlenmektedir.

Üretimin/hizmetin durma süresi 1 haftayı aştığında ise iş akdi askıya alınmış sayılacaktır. İş akdinin askıya alındığı süre zarfında işveren tarafından ücret ve SGK primlerinin ödenmesi zorunluluğu bulunmamakta, prim ödemesi işverenin inisiyatifine bırakılmaktadır.

Bu durumda, kısa çalışma ödeneğine işveren tarafından başvurulmak suretiyle işçilerin kısa çalışma fonundan yararlanması sağlanabilir.  Kısa çalışma ödeneği; genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere (Cumhurbaşkanı kararı ile 6 aya kadar uzatılabilir.) sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlayan bir uygulamadır.

Kısa çalışma yönetmeliğinde zorlayıcı sebepler; İşverenin kendi sevk ve idaresinden kaynaklanmayan, önceden kestirilemeyen, bunun sonucu olarak bertaraf edilmesine imkan bulunmayan, geçici olarak çalışma süresinin azaltılması veya faaliyetin tamamen veya kısmen durdurulması ile sonuçlanan dışsal etkilerden kaynaklanan dönemsel durumları ya da deprem, yangın, su baskını, heyelan, salgın hastalık, seferberlik gibi durumları şeklinde açıklanmıştır.

Görüldüğü üzere salgın hastalık kısa çalışma uygulaması yapılabilecek zorlayıcı durumlardan birini teşkil etmektedir. Zorlayıcı sebeplerle işyerinde kısa çalışma yapılmasını talep eden işveren, Kurum birimine, varsa toplu iş sözleşmesi tarafı işçi sendikasına yazılı bildirimde bulunur. İşverenin kısa çalışma talebinin iş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu uygun bulunması sonrasında, Kısa çalışma ödeneği, çalışmadığı süreler için, işçinin kendisine ve aylık olarak her ayın beşinde ödenir. Ödemeler PTT Bank aracılığı ile yapılmaktadır. Sigortalıya yapılacak olan günlük ödeme sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları üzerinden hesaplanacak günlük ortalama kazancın %60’ı üzerinden gerçekleşmektedir. Ancak bu şekilde yapılacak hesaplama sonucunda bulunan tutar, aylık asgari ücretin brüt tutarının %150’sini geçemeyecektir.

İşverenin üretimin veya hizmetin durması hallerinde bir diğer seçeneği “Ücretsiz İzin” uygulamasıdır. 4857 Sayılı İş Kanunu Madde 56 ve 74’te işçiye hak olarak verilen ücretsiz izinler dışında diğer tüm ücretsiz izinlerin tarafların rızasıyla kullanılması gerekmektedir. Yazılı bir teklifin yapılması ve bir ücretsiz izin formunun doldurulması ücretsiz iznin kurala bağlanması içindir. İşçi eğer ücretsiz izni kabul etmiyorsa Yargıtay kararınca bu işçi haklı fesih hakkı elde etmiş olur. Kıdem tazminatını talep edebilir. Ama ihbar tazminatı alamaz. Ücretsiz izin sırasında işçinin iş akdi devam eder. İşçi ücretsiz izinde başka bir yerde çalışırsa bu durum bazı Yargıtay kararlarında işçinin iş akdinin feshi için haklı neden sayılmıştır.

Ek olarak, 5746 sayılı Ar-Ge kanunu kapsamında, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nca onaylanan projeleri yürütmekte olan Teknopark şirketleri ile Ar-Ge ve Tasarım merkezine sahip şirketlerin salgın dolayısıyla ücretsiz izin ya da kısa çalışma ödeneğinden faydalanması halinde mevzuatta belirlenen tam zaman eş değeri limitlerinin altına düşmemeleri önem arz etmektedir.

Saygılarımızla.

Dosyalar